Tekke Kültürü

 

Yavuz Bahadıroğlu

 

Dün, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının 82. Yıldönümüydü. Kimse üstünde durmadı. Halbuki bugün yaşadığımız kopukluklarımızın bir yerlerinde  bu olgu yaşanıyor.

 

Tekkeler ve zaviyeler, orta zaman sonların kadar, Osmanlı insanının ilim, zikir, fikir, şükür, huzur ve moral merkezleriydi. Yüz yıllar boyu, toplumun hayat kaynağı oldular. Nice ham yürek kemalini tekke ve zaviyelerde bulup ogunlaştı.

 

Sonra kendi içine büzüldü, kendi içinde çözüldü, kendini çağın ihtiyaçlarına göre yeniden oluşturmayan tüm müesseseler gibi eskiyip hantallaştı ve çöküş sürecine girdi.

 

Ne hikmetse biz tekke ve zaviyeleri haşmet dönemlerindeki dinamik halleri ile değil, büzülüş-çözülüş dönemindeki hantal halleri ile hatırlıyoruz.

 

Kuşkusuz bu yaklaşımımızda, tekke ve zaviyeleri kapatan tercihin, kendini haklı gösterme çabasıyla giriştiği propagandanın büyük etkisi var. Ama ne olursa olsun tarihi müesseseleri irdelerken insafi elden, vicdanı gönülden bırakmamak, kısacası tarihe siyasal ve idelojik tercihlerimiz açısından değil, objektif ilmi kıstaslardan (kriter) bakmak gerekiyor. Bu bizim aynı zamanda vefa borcumuzdur.

 

Tekke ve zaviyelere bu açıdan yaklaştığımızda, müthiş dinamik bir müessese ile karşılaşıyoruz. Bu mekanlarda gündüz fen ve dini eğitimiyle değerlendirilen zaman, akşam namazı sonrasında ise zikirle buluşurdu; şahsi olgunluk arayışı "halaka-i zikir" içinde kitleselleşip, yine bu mekanlarda birlik ve beraberliğe dönüşürdü.

 

Hayatın dayatmaları karşısında pes etmek üzere olan insanlar tekke ve zaviyelerdeki ruhani hava sayesinde tazelenir, mücadele gücünü yine kazanırdı. Çeşitli baskılar, zorluklar, mahrumiyetler yüzünden mukavemeti kırılmış insanlar, "iman" ekseninde adeta onarılıp hayata döndürülürdü.

 

Bu işlevleriyle tekkeler, kendi dönemlerinin hem "moral merkezleri", hem de "kamil insan yetiştirme kurumları"ydı.

 

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılanı hoş gördük

Yaradandan ötürü

 

Yunus Emre

 

Anlayışı içinde, her inançtan ve milliyetten insana salt "insanlık" açısından yaklaşılır, ihtiyaçları karşılanır, misafir edlir, böylece farklı kültürler arasında iletişim sağlanırdı.

 

Tekkeler, ayrıca edebiyat, musiki ve tarih ocakları idi. İnsanlar hayata karşı güçlenmek ihtiyacı içinde tekkelere koşar, vahiy kaynaklı ahengin zemzeminde ruhlarını yıkar, Allah'a "kul" olup "kulluk"'ta "kül" olmanın özgürleştirici nefesi altında güçlenirdi.

 

Belge ve bulguların ışığında şunu rahatça söyleyecek durumdayız ki; Osmanlı Devleti'ni kısa sürede inşa edip zirveye taşıyan hamlenin kaynağı tekke ve zaviyelerdir. Osman Gazi'nin ruhu ve şuuru, Şeyh edebali tekkesindeki sohbetlerde kıvamını bulmasaydı, Osmanlı Devleti tarih sahnesine asla çıkmıyabilirdi.

 

Yukarıda saydıklarımızdan başka, tekkelerin emniyet ve asayişe hizmet gibi bir amaçları da vardı. Başlangıçta tekke ve zaviyeler, tarikat şeyhleri tarafından seçilen yerlere inşa edilirken Osmanlılar bu amaç doğrultusunda tercihi değiştirdiler. Yolculuk için tehlikeli olan yerlere tekke kurmaya başladılar.

 

Kısa süre içinde ıssız dağ başları, tehlikeli boğaz geçitler tekkelerle doldu. Bunlar hem yol emniyetini sağlamakla jandarma karakolu gibi işlevi görüyor, hem yolcuları ağırlıyor, hem ticareti kolaylaştırıyordu; bir yandan da askeri sevk ve idarenin sağlanmasına katkıda bulunuyorlardı.

 

Tekkede kalan farklı inançlara ve milliyetlere mensup yolcuların getirdiği haberler, Osmanlı Devleti'nin haber alma örgütüne mensup elamanları tarafından derlenip rapor haline getirildikten sonra Başkente gönderiliyor, bu sayede başkent, fazla emek harcamadan çevrede olup bitenler konusunda bilgi sahibi olabiliyordu.

 

Tekke ve zaviyeler zaman zaman ruh ve sinir hastalıkları için tedavi merkezi olarak kullanıldığını görüyoruz. Daha ziyade telkin ve irşad yolu ile hizmet veren bu kurumlar, bir bakıma "şifahane" gibi çalışıyorlardı. 

  

Ondokuzuncu asrın sonlarına kadar, Avrupa ruh hastalıklarını "içine şeytan girmiş" sayıp arındırmak için diri diri yakarken, Osmanlı ceddimiz tekkelerde zaviyelerde, ayrıca "Bimarhane" denilen ruh ve sinir hastanelerinde su ve musikinin de yardımıyla, ruh, hastalıklarını tedavi ediyordu.

 

Peki, bazılarının çok sevdiği ifade ile soralım: Bu değirmenin suyu nerden geliyordu?

 

Kuruluş aşamasında masraflar gönüllü katkılarla sağlanırken, Osmanlı asırlarında Vakıflara bağlanmak suretiyle sistemleştirildi. Böylece hizmet harcamalarında sıkıntıya düşme ihtimali de kalmadı. Bu sayede, tekkeleri yönetenler, kendilerini tümüyle "insan"ın ve tabii "hikmet"in emrine verdiler.

 

Tekkeler semahane, çilehane, türbe, derviş odaları, selamlık, harem, mutfak, kiler, kahve ocağı, misafirhane gibi bölümlerden oluşurdu.

 

Pek çok anlamda insanlara, hatta insanlığın yüzyıllar boyu hizmet eden "Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması ve Türbedarla ile Bazı Ünvanların Men ve İlgasına dair Kanun"la son verildi. Aynı Kanun şeyh, paşa, deviş, mürit, dede seyit, çelebi, baba, emir, halife gibi ünvanların kullanılmasını yasaklıyordu.

 

Ünvankların kaldırılması (ama hala kullanıyor) neyse de, tekke ve zaviyelerin ıslahı mümkün iken kaldırılmaları, "sohbet-muhabbet" geleneğimizi yıktı. Bu yüzden, sözel kültürden gelen toplumuzun iç aleminde derin boşluklar oluştu. Bunlar hala dolmuş değil.

  

Kaynak: 1 Aralık 2007 Tarihli Vakit Gazetesi

  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !